ABD’nin Suudi Arabistan’a 48 adet F-35 savaş uçağını kapsayan 24,3 milyar dolarlık olası satışa onay vermesi, Türkiye’nin yıllardır çözülemeyen F-35 dosyasını yeniden gündeme taşıdı. Türkiye programın üretim ortaklarından biriyken Rusya’dan S-400 almasının ardından sistemin dışında bırakılmıştı. Peki Washington’ın iki ülkeye yaklaşımındaki fark nereden kaynaklanıyor ve 2026 itibarıyla Ankara’nın F-35’e dönüş ihtimali hangi noktada?
ABD yönetiminin Suudi Arabistan’a 48 adet F-35 savaş uçağının satışına yeşil ışık yakması, Orta Doğu’nun askeri dengelerinin ötesinde Türkiye açısından da dikkat çekici bir tartışmayı yeniden gündeme getirdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın onayladığı potansiyel satış paketinin değeri 24,3 milyar dolar. Pakette 48 F-35’in yanı sıra 49 Pratt & Whitney F135 motoru, ilgili ekipmanlar, eğitim ve lojistik destek de bulunuyor. Satışın tamamlanabilmesi için ABD’deki yasal Kongre sürecinin sonuçlanması gerekiyor. Washington, paketin Suudi Arabistan’ın savunma kapasitesini ve ABD ile müttefik kuvvetlerle birlikte çalışabilirliğini artıracağını, bölgedeki temel askeri dengeyi değiştirmeyeceğini savunuyor.
Ancak Washington’ın Riyad’a F-35 kapısını açması, yaklaşık yedi yıl önce aynı uçak nedeniyle ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan krizi yeniden hatırlattı.
Türkiye yalnızca F-35 satın almak isteyen bir NATO ülkesi değildi. Programın ortaklarından ve üretim zincirinin parçalarından biriydi. Buna rağmen Ankara’nın Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, Türkiye’yi F-35 programının dışına taşıyan sürecin başlangıcı oldu.

TÜRKİYE F-35 PROGRAMINDAN NEDEN ÇIKARILDI?
Krizin merkezinde Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi bulunuyor.
ABD yönetimi, Türkiye’yi S-400 konusunda daha sistem teslim edilmeden önce uyarmıştı. Washington’ın resmi açıklamalarında, Rus yapımı hava savunma sisteminin alınması halinde Türkiye’nin F-35 programındaki konumunun yeniden değerlendirileceği ve yaptırım riskinin ortaya çıkacağı belirtilmişti.
Türkiye’nin S-400’leri teslim almaya başlamasının ardından Washington 17 Temmuz 2019’da programdan çıkarma sürecini resmen başlattı.
Pentagon’un o dönemde ortaya koyduğu gerekçe, iki gelişmiş silah sisteminin aynı ülkede bulunmasının yaratabileceği güvenlik riskiydi. ABD Savunma Bakanlığı, Rus yapımı S-400 ile beşinci nesil F-35’in birlikte bulunmasını kabul edilemez gördüğünü ve Türkiye’nin iki sisteme aynı anda sahip olamayacağını açıkladı.
Washington’ın temel kaygısı, S-400 radarlarının F-35’in düşük görünürlük özellikleri ve diğer teknik kabiliyetleri hakkında hassas veriler elde etme ihtimaliydi.
Dolayısıyla ABD açısından mesele yalnızca Türkiye’nin Rusya’dan silah satın alması değildi; F-35 teknolojisinin korunması da kararın temel gerekçelerinden biri olarak sunuldu.
TÜRKİYE’NİN İTİRAZI: F-35’TE SADECE MÜŞTERİ DEĞİLDİK
Ankara ise Washington’ın yaklaşımını başından itibaren kabul etmedi.
Türkiye, F-35 projesinde sıradan bir müşteri değil, programın ortaklarından biriydi. Türk savunma sanayii şirketleri uçağın çeşitli parçalarının üretiminde görev alıyordu.
Dönemin Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, Türkiye’nin projeye önemli miktarda yatırım yaptığını ve yükümlülüklerini yerine getirdiğini belirterek S-400 ile F-35 arasındaki teknik kaygıların ortak bir çalışma grubuyla incelenmesini önermişti. Türkiye ayrıca S-400 sistemlerinin NATO altyapısına entegre edilmeyeceğini savundu.
Ankara’nın temel yaklaşımı, S-400 alımının Türkiye’nin uzun menzilli hava ve füze savunma ihtiyacından kaynaklandığı yönündeydi.
Türk tarafı, NATO ülkelerinden uygun koşullarda hava savunma sistemi temin edilemediğini ve bu nedenle S-400’e yönelindiğini birçok kez açıkladı.

NATO S-400 İÇİN NE SÖYLEDİ?
NATO ise tartışmada iki farklı noktayı birbirinden ayırdı.
Dönemin NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, ülkelerin hangi savunma sistemini satın alacağının ulusal bir karar olduğunu belirtirken, ittifak açısından kritik konunun sistemlerin birlikte çalışabilirliği olduğunu vurguladı.
Stoltenberg, Rus S-400 sisteminin NATO’nun entegre hava ve füze savunma sistemine dahil edilemeyeceğini açık biçimde ifade etti. Aynı dönemde Türkiye’nin F-35 programındaki durumunun ortaya çıkardığı sonuçlardan duyduğu endişeyi de dile getirdi.
Böylece sorun yalnızca Ankara-Washington arasındaki ikili bir silah alımı anlaşmazlığı olmaktan çıkarak NATO’nun teknik uyumluluk tartışmasının da parçası haline geldi.
F-35 KRİZİNİ CAATSA YAPTIRIMLARI İZLEDİ
F-35 kararının ardından Türkiye-ABD savunma ilişkilerindeki ikinci büyük kırılma Aralık 2020’de yaşandı.
ABD, Rus savunma sektöründen S-400 satın alınması nedeniyle CAATSA kapsamında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı’na yaptırım uyguladı.
ABD Dışişleri Bakanlığı yaptırım kararını açıklarken S-400 alımının Amerikan askeri teknolojisi açısından risk oluşturduğunu ve Rus savunma sektörüne kaynak sağladığını savundu.
Türkiye ise S-400 nedeniyle F-35 programının dışında bırakılmasını uzun süredir eleştiriyor.
Bu nedenle Ankara-Washington hattındaki F-35 dosyası yalnızca savaş uçağı satın alınmasından ibaret değil. Dosyada S-400’lerin geleceği, CAATSA yaptırımları ve iki NATO müttefikinin savunma ilişkilerinin geleceği birbirine bağlanmış durumda.
PEKİ SUUDİ ARABİSTAN’A NEDEN F-35 SATILIYOR?
Bugün tartışmayı yeniden gündeme getiren nokta tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Suudi Arabistan Türkiye gibi F-35 programının eski üretim ortaklarından biri değil. Buna karşın Washington, Riyad’ın talep ettiği 48 uçağın satışına onay vermiş durumda.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gerekçesine göre satış, Suudi Arabistan’ın mevcut ve gelecekteki tehditlere karşı caydırıcılığını, ülke savunmasını ve Amerikan kuvvetleriyle birlikte çalışabilirliğini güçlendirecek. Washington ayrıca satışın bölgedeki askeri dengeyi değiştirmeyeceğini belirtiyor.
Ancak satışın tartışmasız olduğu söylenemez.
Reuters’ın aktardığına göre F-35’lerin Suudi Arabistan’a verilmesi, İsrail’in bölgede korunması ABD yasalarıyla güvence altına alınan “niteliksel askeri üstünlüğü” ve hassas Amerikan teknolojilerinin korunması gibi başlıkları yeniden tartışmaya açıyor. Kongre sürecinin bu nedenle önemli olması bekleniyor.
Dolayısıyla Riyad için açıklanan karar, uçakların hemen teslim edileceği anlamına gelmiyor.

ANKARA İÇİN F-35 KAPISI TAMAMEN KAPANDI MI?
2026’daki gelişmeler ise 2019’dan farklı bir tabloya işaret ediyor.
Türkiye’nin programa dönüşü henüz gerçekleşmedi ancak Washington ile Ankara arasında konunun yeniden görüşüldüğünü gösteren açıklamalar bulunuyor.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Haziran 2026’da Türkiye’ye F-35 satışının Amerikan yasalarına uygun biçimde nasıl gerçekleştirilebileceğine ilişkin bir inceleme yürütüldüğünü açıkladı.
Temmuz ayında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 konusunda sonuç alınması için ABD ile görüşmeler yürüttüğünü, iki tarafta da çözüm yönünde siyasi irade bulunduğunu söyledi.
Bununla birlikte temel sorun ortadan kalkmış değil: Türkiye’nin elindeki S-400 sistemlerinin statüsü.
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack da Nisan 2026’da iki ülkenin S-400 kaynaklı yaptırım sorununu çözebileceğine yönelik iyimser mesajlar vermişti.
Bu açıklamalar Ankara’nın F-35’e dönüşünü garanti etmiyor; ancak yıllarca büyük ölçüde kilitli kalan dosyada diplomatik temasların sürdüğünü gösteriyor.
KAAN, F-35 DENKLEMİNİ DEĞİŞTİREN YENİ FAKTÖR
Türkiye açısından 2019 ile 2026 arasındaki en önemli farklardan biri de milli muharip uçak KAAN.
Türkiye, F-35 programından çıkarılmasının ardından kendi beşinci nesil savaş uçağı projesini hızlandırırken hava kuvvetlerinin geleceğini yalnızca Amerikan platformlarına bağlamayan bir yapı oluşturmaya çalıştı.
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler daha önce Türkiye’nin hem F-35 üretimindeki payının yeniden verilmesini hem de uçakların tedarik edilmesini istediğini açıklamıştı. Güler aynı açıklamasında KAAN’ın geliştirilmesinin ABD’nin F-35 konusundaki yaklaşımında değişiklik oluşturduğu değerlendirmesinde bulunmuştu.
Haziran 2026’da Washington’ın KAAN’da kullanılacak motorlarla bağlantılı 700 milyon doları aşan bir satış sürecini Kongre’ye bildirmesi de iki ülke arasındaki savunma sanayii ilişkisinin F-35 krizine rağmen tamamen kopmadığını gösteren bir başka gelişme oldu.
ASIL MESELE 48 UÇAKTAN DAHA BÜYÜK
Suudi Arabistan’a yönelik 48 uçaklık F-35 kararı ilk bakışta Riyad ile Washington arasındaki dev bir savunma anlaşması olarak görülebilir. Türkiye açısından bakıldığında ise karar, 2019’dan beri çözülemeyen daha büyük bir soruyu yeniden gündeme getiriyor.
Washington’ın Türkiye’yi F-35 programından çıkarmasının resmi gerekçesi Türkiye’nin NATO üyesi olup olmaması ya da uçağın bedelini ödeyebilme kapasitesi değildi. ABD yönetimi kararını S-400 ile F-35’in aynı savunma ortamında bulunmasının oluşturacağını ileri sürdüğü güvenlik ve teknoloji risklerine dayandırdı.
Türkiye ise yıllardır bu değerlendirmeye itiraz ediyor; F-35 programındaki ortaklık haklarını hatırlatıyor ve S-400 meselesinin teknik ve diplomatik yollarla çözülebileceğini savunuyor.
Bugün ortaya çıkan tablo bu nedenle dikkat çekici: Washington, Riyad’a 48 F-35 satışını Kongre sürecine taşırken Ankara ile de F-35 ve yaptırımlar konusunda yeniden çözüm arıyor.
Bu yüzden Suudi Arabistan kararının Türkiye açısından asıl önemi “ABD bir ülkeye F-35 veriyor, Türkiye’ye vermiyor” şeklindeki basit bir karşılaştırmanın ötesinde bulunuyor. Asıl soru, 2019’da Türkiye’yi programdan çıkaran S-400 düğümünün yeni diplomatik ortamda çözülüp çözülemeyeceği.
Bu düğüm çözülürse Türkiye’nin F-35 dosyası yıllar sonra yeniden farklı bir zemine taşınabilir. Çözülmezse Ankara’nın hava gücü planlamasında KAAN, modernize edilmiş F-16’lar ve diğer alternatifler daha belirleyici olmaya devam edecek.
Suudi Arabistan’a verilen 48 uçaklık onay böylece yalnızca Körfez’deki askeri dengeyi değil, “Türkiye F-35’e geri dönebilir mi?” sorusunu da yeniden uluslararası gündemin ön sıralarına taşıyor.

